Pazar, Mayıs 17, 2009

Gündem - Gay Hakemin Cesur Kararı

Günlerdir hakemlik yapsın mı yapmasın mı tartışmaları ile gündeme gelen gay hakem dün gece bir televizyon yayınına katıldı. 33 yaşındaki Halil İbrahim Dinçdağ, yüzündeki mozaiğin kaldırılmasını ve adının da rumuzlanmamasını istedi.

EŞCİNSEL olduğu için görev verilmeyen hakem, cesur bir kararla, Kanaltürk’te yayınlanan Telegol programında kimliğini açıkladı. Yüzündeki mozaikli görüntünün kaldırılmasını isteyen hakem, kendisinin Trabzon bölgesi hakemlerinden 33 yaşındaki Halil İbrahim Dinçdağ olduğunu söyledi.

Halil İbrahim Dinçdağ’ı programa çıkması için eski hakem Ahmet Çakar ikna etti.

Programın başında ismi rumuz olarak verilen ve yüz görüntüsü mozaiklenen Halil İbrahim Dinçdağ, bir süre sonra mozaikli görüntünün kaldırılmasını istedi.

Çocukluğundan beri hayalinin maç spikeri olmak olduğunu, 1996 yılından bu yana hakemlik yaptığını anlatan Halil İbrahim Dinçdağ, "Özel hayatımı asla görevime yansıtmadım" dedi.

Ailesi için çok zor bir dönemin başladığını ancak kendi durumunun da zor olduğunu anlatan Halil İbrahim Dinçdağ, "Eşcinsellerin iç dünyalarını kendileri bilir ve kendileri anlarlar. Stüdyoya gelmeden bir gün önce yemek yerken anneme baktım. Ben annemi kaybedersem yaşayamam dedim" diye konuştu. Annesiyle ilgili sözlerinin ardından duygulanan Halil İbrahim Dinçdağ’ın gözlerinden yaşlar geldi.

Son olarak meslektaşlarına seslenen Halil İbrahim Dinçdağ şunları söyledi: "Lütfen yapılan haksızlıklara karşı, ne yanlış yapılıyorsa dik durun. Bunun hata olduğunu söyleyin. Bildiğiniz doğruları söyleyin."1

Perşembe, Mayıs 14, 2009

İspanyol Mutfağı - Mantecados


Bugün, İspanyolların özellikle Noel'de pişirdikleri bir kurabiyenin tarifini paylaşmak istiyorum:

Malzemeler:

* Bir fincan nebati yağ
* 1/2 fincan bitkisel yağ
* 3/4 fincan şeker
* 2 yumurta
* 1/4 çay kaşığı karbonat
* 1 çay kaşığı anason özü
* 1 limon
* 2 çay kaşığı limon suyu
* 1/4 çay kaşığı tarçın
* 3 1/2 fincan un

Yumurta ve Limonların Hazırlanışı

Yumurtaların sarılarını beyazlarından ayırın. Sarılarını hamurun hazırlanışında kullanacaksınız, beyazlarını ise kurabiyelere altın rengi verebilmek için üzerine süreceksiniz. Yumurtaların beyazlarını dağıtmak için çırpın.

Limonu bir narenciye soyacağı ile soyun. Şayet narenciye soyacağınız yoksa limonun sarı kısmını bir sebze soyacağı ile de alabilirsiniz.

Mantecado Hamurunun Hazırlanışı

Genişçe bir karıştırma kabında nebati yağı bir mikser yardımıyla karıştırın. Buna bitkisel yağı ilave edin ve iyice karıştığından emin olduğunuzda şekeri, yumurta sarılarını, anasonu, limon kabuklarını, limon suyunu ve tarçını katarak bütün hepsini karıştırmaya devam edin.

Bunlara un ve karbonatı ekleyip iyice karıştırın. Hamur ıslak parçalar haline gelene kadar karıştırmaya devam edin.

Pişirilmesi ve Servis Edilmesi

Fırını önceden 325 derecede ısıtın. Hamuru ceviz büyüklüğünde parçalar halinde ayırıp, ona iki elinizin içinde yuvarlayarak şekil verin. Kurabiyeleri daha önceden yağlanmış olan tepsiye yerleştirin.

Her parçayı düzleştirebilmek için üzerine parmanığızla bastırın. Yumurtaların beyazlarını bir fırça yardımıyla kurabiyelerin üstüne sürün. Kurabiyeleri fırına koyun ve açık kahverengi olana kadar pişirin. Kurabiyeleri 2 - 3 dakika soğutmaya bırakıp servis yapın.

Salı, Mayıs 12, 2009

Gündem - Reyhan ve Uzaylılar


Gündemin bugünkü en ilginç haberlerinden biri şarkılarıyla bir zamanlar çok sevilen ve sayılan Reyhan Karaca ile yapılan bir röportaj oldu. Yorum yapmadan röportajın bir kısmını olduğu gibi aktarıyorum, yorumu artık size kalmış :)

Kardeşinin hasta olacağını önceden hissetmiş miydin?

Rüyamda kardeşimin kanser olduğunu gördüm. Babamı da rüyamda görmüştüm. Sonra kanser olduğunu öğrendik.

Çok ilginç, başka var mı?

Sibel Can'ı, annesinin vefat ettiği gün Nişantaşı'nda görmüştüm. Yanına gittim, konuştuk. Dışarıya çıktım. İnanılmaz kötü hissettim. Masmavi gözlü kadının gözleri simsiyahtı. Siyah gözyaşı akıyordu. 2 saat sonra annesi vefat etti. ABD'deki ikiz kulelerin yıkılacağını bir hafta öncesinde görmüştüm. Hülya Avşar'ı da çok gördüm. Sonra annesi hastalanmıştı.

Medyum özellikleri var sende o zaman!

Sanırım. Uzaylıların varlığına da inanıyorum, çünkü onları gördüm. Bu konularla ilgili Sirius Uzay Bilimleri Araştırma Merkezi Başkanı Haktan Akdoğan ile konuştum. Gördüklerimin gerçek olabileceğini söyledi.

Gördüklerin rüya mıydı yoksa?

Ne rüya ne de gerçek; arasında bir şey.

Uzaylılarla nasıl tanıştın?

1999 depreminden bir hafta önceydi. Uzaylılar beni yatak odamdan alıp götürdüler.

Seni nereye götürdüler?

Sabaha karşı 04.30 civarıydı. Bir adam geldi, uzun boylu siyahlar giyinmişti. Yatak odama geldi. Kel, burnu büyükçeydi. Aldı beni pencerenin önüne getirdi. Uzay gemisini gördüm. Birden beni ışınladı. Ama o ışınlama değilmiş onlar benim odamı uzay gemisi haline getiriyorlarmış. 5-6 tane aynı görünüşte uzaylı vardı. Düşünce yoluyla haberleştik.

TENLERİ KARİDES KABUĞU

Uzaylılar neye benziyor?

Tenleri karides kabuğu gibi. Kocaman kafaları var. Gözbebeği olmayan siyah gözler. Boyları uzun değil. Cinsel organları yok. Dört uzun parmakları var. Burunlar sadece delik. Ağız küçük, dudak yok. İnanılmaz sıcaklar. insana güven veriyorlar.

Sana ne sordular?

Sormadılar. Ben onlara kanserin ilacını sordum. Bana verdiler ama sonra, "Hazır değilsin" dediler, aldılar. Sonra saniyelerle bütün dünyayı gezdirdiler bana. Siyahlı adam, "Her şeyi hatırlayacağın zaman olacak ama şimdi değil, uyu" dedi. Geçen yaz Kumburgaz'a gelen UFO'lardan bahsedildi. Onlar benim gördüğüm uzay gemisiyle aynıydı.1

Pazar, Mayıs 10, 2009

Esperanto


Bloğumuzu takip edenlerin arasında Esperanto'yu daha önce duymamış arkadaşlarımız olabileceğini düşünerek öncelikle Esperanto hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Esperanto farklı dillere sahip ve ortak dilleri olmayan insanların ırk ve milliyet ayırmaksızın tarafsız bir dilde iletişim sağlamaları amacıyla 1887 yılında Yahudi asıllı Polonyalı göz doktoru L. L. Zamenhof tarafından icat edilmiştir. Bulunduğu bölgedeki insanların Lehçe, Rusça ve Yiddiş gibi farklı dillerde konuşmaları ve anlaşma konusunda zorluk yaşadıklarını gören L. L. Zamenhof kelime dağarcığı Roman Dilleri'ne (İspanyolca, Fransızca, İtalyanca, Portekizce, Rumence) ve Cermen Dilleri'ne (İngilizce, Almanca, İsveççe, Norveççe, Danca), telaffuzu ise Slav Dilleri'ne (Rusça, Bulgarca, Hırvatça, Sırpça) dayanan bir dil yarattı.

Bu dil dünya çapında büyük bir rağbet görmüş ve en kısa zamanda her sene düzenlenen Dünya Kongreleri düzenlenmeye başlamıştır.

İngilizcenin bu kadar yaygın bir şekilde kullanılmasına ve zorunlu öğretilmesine karşı olan bir dünya bireyi olarak Esperanto hareketini, yaptığım internet sayfası çevirileriyle bugüne kadar destekledim. Aşırı kolay öğrenilebilecek ve biraz çalışırsanız 3 ay içinde kendinizi iyi derecede ifade edecek kadar kullanabileceğiniz bu dil başka dilleri öğrenirken de size çok yardımcı olacak, özellikle de Roman dillerini. Üstelik Esperanto öğrenen bireylere Esperantist adı veriliyor ve arzu ederseniz diğer ülkelerde yaşayan Esperantistlerin evlerinde ücretsiz kalabiliyorsunuz. Dünya çapında iki milyon kadar konuşanı olan bu dili en azından sizinle de paylaşarak bu oluşuma desteğime devam etmek istiyorum. Hadi hep birlikte İngilizce'den kurtulalım :)

(Esperanto harflerinin okunuşu: a, b, d, e, f, g, h, ,i, k, l, m, n, o, p, r, s, t, u, v, z aynı Türkçedeki gibi okunuyor. Gördünüz mü ne kolay? :) j harfini y diye okumayı unutmayın, neymiş? Şapkasız j, y gibi okunuyormuş :)

ĉ bildiğimiz ç, ĝ bizdeki c, ĥ genizden çıkarılan bir h harfi, ĵ bizim j, ŝ bizim ş, ŭ ise a dan sonra geliyor ve tek harf gibi okunuyor o a harfiyle)


Saluton!: Merhaba, Selam!
Bonan matenon!: Günaydın!
Bonan tagon!: İyi günler!
Bonan vesperon!: İyi akşamlar!
Bonan nokton!: İyi geceler!
Bonvenon!: Hoşgeldiniz!
Estas agrable renkonti vin!: Tanıştığımıza memnun oldum!
Ĝis!: Güle güle!
Ĝis revido.: Yeniden görüşmek üzere.
Ĝis baldaŭ.: Yakında görüşürüz.
Ĝis poste.: Sonra görüşürüz.
Adiaŭ.: Hoşçakal.

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

X-Treme Latin


Bugün keşfettiğim X-Treme Latin, All the Latin You Need to Know For Surviving the 21st Century (Ekstrem Latince, 21. yüzyılda yaşayabilmek için bilmeniz gereken bütün Latince) isimli kitabı okurken çok eğlendim ve burada da paylaşmak istedim. Bu sadece giriş bölümü, diğer bölümlerini de burada yayınlamaya devam edeceğimden şüpheniz olmasın.

Latincenin ölü bir dil olduğu söylenir
Lingua Latina saepe dicitur mortua esse

Palavra!
Nugas!

Yalnızca uzunca bir kestirme döneminde
Modum iam pridem meridiatur

Ve uyurken zenginleşmeye devam ediyor
Iam diu autem multa verba facit dormiens

Aslında, onu susturabilmeniz mümkün değil
Re vera, non potes eam in silentium redigere

Etrafınıza bir bakın - Latin Dili ucuz bir toga gibi her yerde
Circumspice—Lingua Latina se pandit ubique tanquam toga vilis

Avukatlar sizi kazıklamak için onu kullanır
Iurisperiti ea utuntur ut te defraudent

Doktorlar ödünüzü koparmak için onu kullanır
Medici hac lingua utuntur ut alvum evacues ex metu

Siyasetçiler sizi ayak üstü soyarken foyalarını gizlemek için onu kullanır
Magistratus ea utuntur ad operienda vestigia cum te despoliant

Rahipler genç delikanlılarla sosis saklamaca oynarken yakalanınca çıkış yolu bulmak için onu kullanırlar
Sacerdotes in stupro cum acolytis deprehensi ea utuntur ut se criminibus absolvant

Bahçe çiçekleri satan mağazalar bile size yüksek fiyatlı, kısa ömürlü ev bitkileri satmak için onu kullanırlar
Etiam venditores rerum hortensium ea utuntur ad persuadendum tibi ut emas maximo pretio plantas vitae brevis

Gerçek şu ki, bu gübre çuvalları uzun bir süre bu güçlü dil üzerinde bir tekel sağladı
Diutius quidem haec propudia monopolio huius magnifici sermonis fruuntur

Ama bu küçük kitap sayesinde artık siz de Latince'nin inanılmaz gücüyle cahil çoğunluğu dehşete düşürebilirsiniz
Nunc vero, huius libelli gratia, tu quoque potentia reverenda linguae Latinae uti potes ad indoctum vulgus consternandum

Ve herşeyden öncesi herkesin saygı duyduğu ama pratikte anlamadığı bir dille güven içinde istediğinize hakaret edebileceksiniz
Atque haec est optima ratio omnium: maledicere cunctis hominibus et contumeliam imponere satis impune poteris verbis augustis quae cum omnes magno aestimant, tum nemo ferme intellegit

Ve dilinizi mancınık darbeleriyle renklendirirken, Panonya'daki saldırıyı işaret ederken Maximus'un kullandığı ölümsüz kelimeleri de unutmayın:
Itaque cum spargis orationem tuam praepotentibus opprobriis, memento verborum immortalium quae Maximus fecit signum dans in Pannonia:

Cehennemi üzerlerine salın!
Solve lora infernis!

Ve iyi bir gün geçirin!
Et futue te ipsum!

Hayattan Kısa Notlar


Ne zaman deniz kıyısına insem kumların arasında sağa sola dağılmış irili ufaklı taşlara bakarım. Belki hiç benim diyebildikleri bir hayatları olmadı, hiçbir zaman sorumlulukları ya da zorunlulukları olmadı, ama hiçbir mutluluğun ve sevincin tadını da bilmiyorlar. Sadece varlar, benden önce de vardılar ve ben öldükten binlerce yıl sonra da varolmaya devam edecekler.

Peki varoluşlarının amacı ne? Sahile indiğimiz zaman birkaç tanesini denizde sektirelim diye mi, dünya daha güzel görünsün diye mi, yoksa öylesine mi? Hayatlarımızda, varoluşumuzun özünde sürekli bir amaç arama çabasındayız. Oysa bizi çevreleyen dünyanın içinde ne kadar şey belirli bir amaca hizmet ediyor ki? Ne dinle, ne de bilimle açıklayamadığımız ve hükmedemediğimiz hayat labirentinin içinde kendimizi, tanıdığımız diğer bütün canlılardan üstün gördüğümüz için kendimize büyük amaçlar ve ilkeler biçmeye çalışmıyor muyuz? Oysa ne kadar çoğalırsak çoğalalım, ne kadar gelişirsek gelişelim, hayatın karşısında öyle aciziz ki... (Arduus)

Cuma, Mayıs 08, 2009

Bir Eşcinselin Notları I


Bugünkü blog yazımda biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Bir eşcinsel olarak kendi penceremden Türkiye'de yaşayan bir eşcinselin kendini tanıması ve gerçekleştirmesinin öyküsünü paylaşacağım sizlerle. Belki de ilk defa kendi geçmişime ayna tutup, bütün üzüntüleriyle ve bütün sevinçleriyle beni ben yapan ve bu noktaya getiren kilometre taşlarıyla dolu anılarımı naftalin kokan sandığından çıkaracağım. Yabancılaşan bu dünyanın içinde en yakın arkadaşlarımla bile vakit bulup da konuşmadığım nice ayrıntı vardır kimbilir.

Yugoslav göçmeni bir anne ve Bulgar göçmeni bir babanın üçüncü ve tek erkek çocuğu olarak dünyaya geldim. Ablamlardan biri benden 6, diğeri ise 8 yaş büyüktü. Ailemin, özellikle de babamın en büyük isteği bir erkek çocuk sahibi olmakmış. Belki de ailenin ilk çocuğu yani en büyük ablam erkek olarak doğsaydı, ikinci ve üçüncü çocuğu hiç yapmayacaklardı. Benim doğduğum akşam aynı hastanede bir başka kadın daha doğum yapmış. Bir erkek çocuğu sahibi olmanın sevinci ile babam, kocası tarafından yalnız bırakılan ve hastanede yapayalnız doğum yapan bu kadına da yiyecek birşeyler almış. Kadın bunun mutluluğu içinde kızıyla benim kaderimi birleştirme planları kuruyor olacak ki, "ilerde bu kız da sizin olsun" şeklinde bir jestle beşiğimizi orada kertivermiş :) Kendilerini hiç tanımıyorum, eğer beşik kertmem bu bloğu okuyanlar arasındaysa, ona da en içten selamlarımı gönderiyorum :)

Babamın benim doğumumdan önce çok dağınık ve avare bir hayatı olduğunu anlatır annem hep. İçki ve kumar masalarından kalkmayan, boş hayaller ve uğraşlar peşinde koşturan biriymiş. Benim doğumumla birlikte hayatını biraz daha düzene sokmaya karar verir. Ne de olsa "damatlara para yedirmeyecek"tir artık, ataerkil bir birey olarak oğlunun geleceğiyle de ilgilenmelidir. Böylece kendini büyük bir çiftliğin kahyası olarak uzun ve yorucu bir çalışma hayatına adar ve ben henüz daha 1,5 yaşındayken üç çocuğu ve eşiyle birlikte hayatımın yaklaşık 10 yılının geçeceği bu çiftliğe taşınır.

Bir çocuğun gözleriyle bakıldığında çiftlik hayatı çok güzel elbette. Dört bir yanda oynayabileceği hayvanlar, özgürce koşabileceği alabildiğine boş alan ve en önemlisi de toprak... Bana bugün küçük bir bahçe verseler her yerini yemyeşil donatırdım; o kadar severim toprakla uğraşmayı. Ama izole yaşamak, oynayacak bir arkadaşının bile olmaması ve çoğu zaman aileden kimsenin de seninle uğraşacak zamanının bulunmaması öyle üzücüydü ki. Koca bir yalnızlığın ortasında kendi oyunlarımla büyümeye devam ediyordum. Ve babam, o sevgisini gösteremeyen ve sadece içinden seven erkek, yalnızlığımı anlayabilecek olgunlukta değildi henüz. Her tür insandan uzak annem ve iki ablamla o yüzlerce anımı gömdüğüm çiftliğin taşlı yollarında kaderimi çizmeye başlamıştım artık. (devam edecek)

Perşembe, Mayıs 07, 2009

Eski Mısır - Mumyalama


Mumyalama Eski Mısır'da çok uzun süren ve çok pahalı bir süreçti. Başlangıçtan bitimine kadar bütün vücudun mumyalanması yaklaşık yetmiş gün sürmekteydi. Mısırlılar mumyalanma işleminin, sonraki hayata geçiş açısından gerekli olduğuna inandıklarından, insanlar mümkün olduğunca mumyalanır ve öyle gömülürdü. Yüksek rütbeli subaylar, rahipler ve Firavun'a ve onun eşine hizmet etmiş olan diğer asiller özenle mumyalanarak gömülürlerdi. Öldükten sonra Tanrılaştıklarına inanılan Firavunlar ise herkesten daha mükemmel bir törenle gömülürlerdi. Mumyalayıcılar mumyalama işlemi için mezarın yakınına bir çadır kurarlardı.

Mumyalama işlemi birçok adımdan oluşuyordu:
Beden öncelikle yıkanır ve ayinsel olarak temizlenirdi. Bu adımın ardından ölü bedenin iç organları çıkarılırdı. Vücudun sol kısmı hafifçe kesilir ve mumyalayıcılar bu kesikten bağırsakları, karaciğeri, mideyi ve akciğerleri çıkarırdı. Bu organların hepsi onları kurutacak ve bozulmaya karşı koruyacak olan doğal sodyum karbonat ile mumyalanırdı. Bu organlar daha sonra uzun bezlerle ayrı ayrı sarılıp kanopik çömlekler içine konurdu. Bu çömleklerin kapakları belirli bir organı korumakla görevli Horus'un dört oğlu ile resmedilirdi.

İç organların çıkarılması işleminden sonra vücudun içine sodyum karbonat konurdu. Beyin uzun halkalar yardımıyla burun deliklerinden çıkarılırdı. Eski Mısırlılar beyini önemsiz bir organ olarak gördüklerinden büyük bir ihtimalle atılıyordu. Vücut daha sonra eğimli bir mumyalama masasına konur ve sodyum karbonatla kaplanırdı. Böylece vücut yavaşça kururken nemlenip çürümesi önleniyordu. Sürecin bu kısmı yaklaşık kırk gün sürüyordu, bunun ardından kurumuş ve çekmiş vücudun dışındaki ve içindeki sodyum karbonat alınıyordu.

Vücut tekrar temizlendikten sonra mumyanın derisini koruyacak merhemler sürülüyordu. Baş ve vücut dolduruluyordu. Mumya artık sargılanmaya hazırdı. Öncelikle vücudun yanındaki kesik dikilir ve Horus'un gözünü resmeden bir yama ile örtülürdü. Vücut altın, mücevher ve koruyucu tılsımlarla süslenirdi. El ve ayak tırnakları altından koruyucu başlıklarla örtülür ve dar, uzun bezlerle ayrı ayrı sarılırdı. Kollar ve bacaklar ve daha sonra da bütün vücut yaklaşık yirmi kat olacak şekilde sarılırdı. Mumyalayıcılar sargının katlarını birbirine tutturmak için çamsakızı kullanıyordu. Sargılanan yüz bir mumya maskesi ile örtülüyordu.

En son olarak sargının üzerine de bir kat çamsakızı sürülürdü. Mumya artık cenaze için hazırdı. Mumya ve kanopik çömlekleri bir kızak yardımıyla mezara taşınırdı. Ağlayarak ve ellerine kum atarak üzüntülerini göstermesi için insanlar tutulurdu. Mezarın yanında ölüyü sonraki hayata hazırlamak için dini ayinler yapılırdı. Özellikle, Ağzın Açılışı ayininin mumyanın ruhlar aleminde görme, duyma, yemek yeme ve içmesini sağladığına inanılırdı. 1

Çarşamba, Mayıs 06, 2009

İspanyol Mutfağı - Tortilla Española


Tortilla Española (İspanyol Omleti)

Hazırlama Süresi: 10 dk.
Pişirme Süresi: 25 dk.

Malzemeler:
  • 6 - 7 adet soyulmuş orta boy patates
  • Bir bütün kuru soğan
  • 5 - 6 adet büyük yumurta
  • Kızartmak için 2 - 3 fincan zaytinyağı
  • Yeterince tuz
Hazırlanışı:

Soyulmuş olan patatesleri uzunlamasına yarıdan kesin. Daha sonra kesilen yüzeylerinde 8 eşit parçaya ayırarak bölün. Birbirine yapışan parçaların ayrıldığından emin olun. Patatesler çok ince dilimler halinde doğranmamalı, bu yüzden mutfak robotu kullanmamanız önerilir. Dilimleri biraz kalın doğramanız ise çok büyük bir sorun teşkil etmeyecektir - sadece pişirme süresi biraz uzayacaktır.

Soğanı soyup 4 parçaya ayırın. Patatesleri ve soğanları bir kaba koyup karıştırın ve bu karışıma biraz tuz ekleyin.

Zeytinyağını büyük bir teflon tavaya koyup orta ateşte ısıtın. Bir patates dilimini tavaya koyup tavadaki yağın yeterince kızıp kızmadığını kontrol edin. Patates ve soğan karışımını dikkatlice tavaya koyun ve hepsini düzgünce yerleştirin. Yağ hemen hemen patatesleri örtecek seviyede olmalıdır. Pateteslerin yanmaması için ateşi biraz kısmanız gerekebilir.

Not: Yağ çok sıcaksa, patateslerin üstü çabucak kızarabilir ama içleri hâlâ çiğdir.

Patatesler kızarana kadar bekleyin. Çatalınızla patateslerden birini bölmeye çalıştığınızda, patates kolaylıkla ikiye ayrılıyorsa yeterince pişmişlerdir. Delikli bir kaşık veya spatula yardımıyla patatesleri tavadan alın. Yağların daha fazla akmasını istiyorsanız tavadan aldığınız patates ve soğanları bir kaç dakikalığına bir kevgire koyabilirsiniz. Eğer bunu yapacaksanız, akan yağı tekrar değerlendirebilmek için kevgirin altına genişçe bir kap koyun.

Karışımın yağı akarken yumurtaları geniş bir karıştırma kabına kırın ve bir çırpma aleti ya da kaşık yardımıyla çırpın. Daha sonra bunu karışımın üzerine boşaltıp hepsini büyük bir kaşıkla karıştırın.

1 - 2 yemek kaşığı zeytinyağını küçük bir teflon tavaya koyun ve orta ateşte kızdırın. Yağı çok fazla kızdırmayın, yoksa Tortilla'nız yanabilir! Yağ kızdıktan sonra karışımı tekrar tavaya dökün ve düzgünce yayın. Yumurtanın kenarlarda kızarmasına izin verin. Böylece omletin bir tarafını dikkatlice kaldırıp yumurtanın hafifçe kızarıp kızarmadığını görebilirsiniz. Karışımın içi tamamen pişmemeli ve yumurta biraz akıcı bırakılmalıdır.

Karışımın alt tarafı kızardığında ters çevirip diğer tarafını da kızartın. Tavayı dikkatlice lavaboya alın. Bir yemek tabağını ters bir şekilde tavanın üstüne kapatın. Bir elinizle tavanın tutamağından kavrarken, diğer elinizle tabağın üstünden tutun ve omlet tabağa düşecek şekilde tavayı hızlıca ters çevirin. Tavayı tekrar ocağa koyup içine yaklaşık 1, 5 yemek kaşığı zeytinyağı dökün. Yaklaşık 30 saniye ısıttıktan sonra (hâlâ biraz akışkan olan) omleti tavaya koyun ve bir spatula yardımıyla akışkan olan bütün yumurtaları tutarak omletin kenarlarını şekillendirin. 3 - 4 dakika kızarttıktan sonra ateşi kapatıp omleti 2 dakika daha tavada bırakın. Tortilla'nız servise hazır.

Ahmet Yıldız Benim Ailem

Aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen beni çok derinden etkileyen bir olayı paylaşarak başlamak istedim blog yazılarıma. Ahmet Yıldız (26), Marmara Üniversitesi Fizik Öğretmenliği son sınıfta okuyan ve geçimini öğrencilere ders vererek sağlayan sıradan bir gençti. Eşcinsel olduğunu ailesine söylemesinin ardından tehditler almaya başlayan Ahmet, 15 Temmuz 2008 tarihinde evinin önünde arabasına bindiği esnada kurşun yağmuruna tutularak öldürüldü.

Bloglar arasında gezinirken Ahmet'in son yazısında kullandığı "AİLESİZ" kelimesinden yola çıkarak ona bir aile gibi sahip çıkan dünyanın dört bir yanından eşcinselin katıldığı "Ahmet is my family" isimli bir kampanya başlatılmış olması beni cidden duygulandırdı. Ahmet benim de ailemdi...