Cuma, Mayıs 08, 2009

Bir Eşcinselin Notları I


Bugünkü blog yazımda biraz kendimden bahsetmek istiyorum. Bir eşcinsel olarak kendi penceremden Türkiye'de yaşayan bir eşcinselin kendini tanıması ve gerçekleştirmesinin öyküsünü paylaşacağım sizlerle. Belki de ilk defa kendi geçmişime ayna tutup, bütün üzüntüleriyle ve bütün sevinçleriyle beni ben yapan ve bu noktaya getiren kilometre taşlarıyla dolu anılarımı naftalin kokan sandığından çıkaracağım. Yabancılaşan bu dünyanın içinde en yakın arkadaşlarımla bile vakit bulup da konuşmadığım nice ayrıntı vardır kimbilir.

Yugoslav göçmeni bir anne ve Bulgar göçmeni bir babanın üçüncü ve tek erkek çocuğu olarak dünyaya geldim. Ablamlardan biri benden 6, diğeri ise 8 yaş büyüktü. Ailemin, özellikle de babamın en büyük isteği bir erkek çocuk sahibi olmakmış. Belki de ailenin ilk çocuğu yani en büyük ablam erkek olarak doğsaydı, ikinci ve üçüncü çocuğu hiç yapmayacaklardı. Benim doğduğum akşam aynı hastanede bir başka kadın daha doğum yapmış. Bir erkek çocuğu sahibi olmanın sevinci ile babam, kocası tarafından yalnız bırakılan ve hastanede yapayalnız doğum yapan bu kadına da yiyecek birşeyler almış. Kadın bunun mutluluğu içinde kızıyla benim kaderimi birleştirme planları kuruyor olacak ki, "ilerde bu kız da sizin olsun" şeklinde bir jestle beşiğimizi orada kertivermiş :) Kendilerini hiç tanımıyorum, eğer beşik kertmem bu bloğu okuyanlar arasındaysa, ona da en içten selamlarımı gönderiyorum :)

Babamın benim doğumumdan önce çok dağınık ve avare bir hayatı olduğunu anlatır annem hep. İçki ve kumar masalarından kalkmayan, boş hayaller ve uğraşlar peşinde koşturan biriymiş. Benim doğumumla birlikte hayatını biraz daha düzene sokmaya karar verir. Ne de olsa "damatlara para yedirmeyecek"tir artık, ataerkil bir birey olarak oğlunun geleceğiyle de ilgilenmelidir. Böylece kendini büyük bir çiftliğin kahyası olarak uzun ve yorucu bir çalışma hayatına adar ve ben henüz daha 1,5 yaşındayken üç çocuğu ve eşiyle birlikte hayatımın yaklaşık 10 yılının geçeceği bu çiftliğe taşınır.

Bir çocuğun gözleriyle bakıldığında çiftlik hayatı çok güzel elbette. Dört bir yanda oynayabileceği hayvanlar, özgürce koşabileceği alabildiğine boş alan ve en önemlisi de toprak... Bana bugün küçük bir bahçe verseler her yerini yemyeşil donatırdım; o kadar severim toprakla uğraşmayı. Ama izole yaşamak, oynayacak bir arkadaşının bile olmaması ve çoğu zaman aileden kimsenin de seninle uğraşacak zamanının bulunmaması öyle üzücüydü ki. Koca bir yalnızlığın ortasında kendi oyunlarımla büyümeye devam ediyordum. Ve babam, o sevgisini gösteremeyen ve sadece içinden seven erkek, yalnızlığımı anlayabilecek olgunlukta değildi henüz. Her tür insandan uzak annem ve iki ablamla o yüzlerce anımı gömdüğüm çiftliğin taşlı yollarında kaderimi çizmeye başlamıştım artık. (devam edecek)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder